Eker Efsane Yoğur
Sheraton Bursa Hotel

Yaşayan en eski Bursalı: “Sümer Kraliçesi”

Muazzez İlmiye Çığ

Başlangıçta yer ve gök vardı ve birbirlerinden ayrıldı, “yaratıcı tanrılar” dünyaya geldi. Böylece insanın yaratılışı buyruldu.

Röportaj: Rabia Deniz

Yazılı insanlık tarihi; günümüzden 6 bin yıl önce Mezopotamya’ya yerleşmiş büyük bir uygarlık olan, sonraki medeni oluşumların temelini atan Sümerlerle başlar.

Yazıyı ilk kez kullanan Sümerliler, bundan 5 bin yıl öncesinde taşların üzerine işledikleri resimleri, daha sonra da Dicle ve Fırat nehirlerinin getirdiği kili kullanılarak çivi yazısını geliştirdi. Tarihte ilk kanun kitabı, ilk mahkeme kararları, ilk evlenme dahil tüm belgeler, hekimliğe, astronomiye, astroloji ve büyülere ait yazılar onlara ait… Çivi yazılı on binlerce tablet, Mezopotamya’da Anadolu’da ve Suriye’de yapılan kazılarla ortaya çıkmış, bu yazılar çözülüp, günümüze kadar ulaşmıştır. Yazılı insanlık tarihinin başladığı yere, Sümerlilere doğru yola çıkan bir isim, Türkiye’nin ilk Sümeroloğu, Sümer Kraliçesi Muazzez İlmiye Çığ…

 

Onunki, Bursa’dan başlayıp binlerce yıl öncesine uzanan bir yolculuk.

Türkiye’nin büyük Sümeroloğu Muazzez İlmiye Çığ bugün 104 yaşında. O, yaşayan en eski Bursalı… Çığ’ın Bursa’da başlayıp, binlerce yıl öncesine uzanan yolculuğunu okuyacaksınız bu yazımızda.

Sümer Kraliçesi İlmiye Çığ, 20 Haziran 1914 yılında Bursa’da doğmuş, ilk tahsilinden sonra girdiği Bursa Kız Öğretmen Okulu’nu 1931’de bitirmişti. (Muradiye semtinde bulunan okul daha sonra Bursa Kız Lisesi’ne verilmiş ve 1979 yılında kapatılmıştı.) Atatürk’ün Cumhuriyetin temelini atıp devrimleri bir bir hayata geçirdiği yıllarda, 1924 yılının yaz ayında sınavı kazanarak girdiği Bursa Kız Öğretmen Okulu’nda pek çok anısı vardı:

“Dağın eteğinde bir mahalle vardı. Dedemin evi o mahalledeydi. Üç odalı, bahçe içinde çok güzel bir evdi. Ağaçlar vardı bahçesinde. Mutfağı da bahçenin dışındaydı. Biz de kapıdan girdiğimiz zaman sokak kapısındaki çeşmeyi görürdük. Çeşmenin yanında da çooook güzel zambaklar vardı. Dedemi çok severdim. Büyük annem de üvey büyük annemmiş. O da çok severdi beni. Dedemden para aşırır bazen saklar bana verirdi. İyi insanlardı. O civarda, Tezveren Sultan’ın evi vardı. Biz onun evinde kiracı olarak otururduk. Arada bahçe vardı. Bizim ev iki katlıydı. Sundurmalıydı. Orada öğretmen okuluna girdim. Babam Bilecik’e tayin olmuştu. Ben de okulda kalırdım. Mahkeme Hamamı vardı okulumuzun yanında. Öğretmenlerimiz 15 günde bir sinemaya, hamama götürürlerdi bizi. Sahi bizim zamanımızdaki gibi yeşil değil artık Bursa… 1931’de öğretmen oldum Eskişehir’e gittim. Hiç unutmuyorum. Bursa Kız Öğretmen Okulu sınavına gireceğim zaman sınav için gelen kızların yanında çoğunlukla anneleri vardı ve bunların bir kısmı da civardaki kasabalardan gelmişti. Sınavı kazanamayan kızların annelerinin ağladığını görünce çok şaşırmıştım. Atatürk’ün kadınların eğitimine verdiği önemi ve Türk halkının da buna sahip çıktığının bir kanıtıdır bu”

 

SEVMEYİ BİLEN BİR AİLEDE YETİŞTİ

 Nasıl bir ailede yetiştiniz?

Seven, sevgiyi bilen bir ailede büyüdüm. İki erkek kardeşim vardı. İkisini de deli gibi sevdim. Birbirimizi sevdik. Bize sevgiyi aşıladılar. Babam ben doğmadan kızı olsun istemiş. Bir erkek benim zamanımda kızım olsun demiş yani… Daha o zaman kızım olursa keman dersi aldıracağım, Fransızca öğreteceğim demiş. Babamın parası yok. Fakir bir aile, çok fakir… Göçmen olarak gelmişler. İlkokulu okumuş oradan Bursa’ya geçmiş. Bursa’da medreseye girmiş. Oradan öğretmen okuluna giriyor. Adımı “İlmiye” koymuş. “Kızım sana bu adı ben ilim sahibi olasın diye koydum” diyordu. Babamla çok yakındık. Sarılır, öpüşür, kucaklaşırdık. Annem de öyle. Eşim Kemal Bey’le de gayet iyi bir hayat sürdük. O da çok efendi, saygılı bir insandı. Aramızda büyük bir kültür farklılığı vardı. O çok kapalı bir yerde büyümüş kadın – erkek ayrı bir çevreden geliyordu. Ben açık bir yerde büyüdüm. Dedemin evine kadın-erkek misafirler gelirdi. Evlenmeden önce mayo da giydim dans da ettim. Serbest bir insandım. Ancak eşim bunları görmemişti. Ama birbirimize uyduk biz. Uyum olunca iyi bir hayat yaşadık. Çok iyi bir insandı…

Şöyle bir geriye baktığında hayatınızdaki en önemli şey, dönüm noktası neydi?

Üniversiteye gitmem çok önemliydi. Müzede çalışmam, yazar olabilmem, hiç aklımda yokken kardeşlerimin yanına Amerika’ya gidip dünyayı gezmem. Aslında en önemli şey yaşama sevinciymiş. Olduğum durumdan zevk alabilirim. Mesela burada oturmaya mecbursam bundan ne kadar zevk alırsam alırım. Şikayet etmem.

 

BİR ÜLKENİN GELECEĞİ EĞİTİMLE DEĞİŞİYOR

Savaş dönemini, yokluğu yaşadınız, Cumhuriyet ilan edildi ve ülke bambaşka bir çehreye bürünmeye başladı. Değişen sürecin bizzat tanığı olarak bu süreci nasıl anlatırsınız?

Devrimin en önemli basamağı eğitimdi. Medreseler kalkmış, Tanzimat’ın son zamanlarında açılmaya başlanan ilkokul ve liseler de çoğalmıştı. Atatürk nereye gitse okul açılmasını istiyorlardı ondan. Yüksekokullarımız yoktu. İstanbul’da Darülfünun adıyla bir üniversite vardı yalnızca. Ankara’da okullar açılmalıydı ancak oralarda eğitim verecek insanımız yoktu. Cumhuriyetin ilanından hemen sonra liselerde sınavlar açılarak başarılı gençler Batı’ya çeşitli konularda eğitim yapmak üzere gönderilmeye başlanmıştı. Onların yeterli derecede eğitim verecek hale gelmesi ise zaman alacaktı. 1932 yılında açılmak istenen yüksekokullar için bir program yapmak üzere İsviçre’den Prof. Malche davet edildi. Ancak Atatürk Malchle’nin yaptığı programın aynen kabul edilmemesini, Türk kültürüne uyarlanmasını istemişti. 1993 yılında ise birdenbire Türkiye’nin karşısına bir şans çıktı. Almanya’da Hitler kendileri ve ya ailelerinde Yahudi olan üniversite öğretim görevlilerini işlerinden atmaya başladı. İşsiz kalan bilim insanları, hemen bir dernek kurup bütün ülkelere kendilerini almaları için başvuruda bulundular ama güçlü bir devlet olan Amerika bile onları kabul etmiyordu. Son çare olarak Malchle yoluyla Türkiye’ye başvurmuştu. Bundan haberi olan Atatürk’ün yanıtı ise “Hemen gelsinler” olacaktı. Atatürk hemen talimat veriyor, eğitimciler ile Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip arasında “Bundan sonra bu kimseler ister sokakta ister hapiste olsunlar artık Türk devletinin memurudurlar. Alman devletleri engel olursa çözüm yolu bulunacaktır” şeklinde bir anlaşma yapılıyordu.

Henüz yeni kurulmuş ve 10 yıllık bir devlet için bu çok önemliydi…

Evet, bu öğretim görevlileri yoluyla İstanbul Üniversitesi bütün fakülteleriyle çağdaş hale geliyor. Ankara’da Hukuk, Siyasal Bilgiler, Ziraat Yüksek Okulları, Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi, konservatuar, opera, bale ve tiyatro yüksekokulları açılmış, bu öğretmenlere de iki yıl içinde Türkçe öğrenme şartı verilmişti. Kitaplık isteyene kitaplık, laboratuvar veriliyor, ülkemizde geniş çaplı bir eğitim başlıyordu. Türkiye’nin geleceğini yetiştirecek bin 200 kişi, bugünkü eğitim sisteminin temelini atıyordu. Bu sırada Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nin kurulması başlıyor. Bu fakültede eğitim yaptıracak eleman yetiştirmek üzere Afet İnan, Sedat Alp, Ekrem Akurgal, Halil İnalcık gibi birçok genç Avrupa’ya gönderilecek, Türk tarihi, Türk dili ve Türk kültürü yanında Türklerle ilişkisi olan Çin, Hint, İran, Arap, Latin, Yunan, Hitit ve Sümer gibi büyük milletlerin kaynaklarından araştırmalar yapabilecek uzmanlar yetiştirecekti. Bunlara antropoloji, arkeoloji, coğrafya bilimleri de yardımcı olacaktı. Atatürk fakülteyi devlete bağlamadan sermayelerini kendi cebinden vererek özerk yapmıştı.

 

Siz de tam o yıllarda yakın arkadaşınız Hatice Kızılyay ile birlikte bu fakülteye girmekle hayatınızın en önemli kararını verdiniz. Sonrasında yıllar süren çalışmalarla dünyaca tanındınız. Bir kitabınızda Sümer şairlerine, ozanlarına ilham kaynağı olan İnanna’yı anlatmıştınız. Onlara ilham veren İnanna’ydı. Peki; sizin Sümerlerle ilgili bitmez tükenmez merakınız nereden geliyor?


Gökte görülen o kutsala selam deriz!

Göğün kutsal rahibesine selam deriz!

Göğün yüce hanımı İnanna’ya selam deriz!

Ay Tanrısı’nın ilk kızı İnanna’ya selam deriz!

Göğün kutsal fahişesine selam deriz!

Saygın danışman,

Göğün süsü,

Uyku sona erince

Gün ışığı olursun.

(Sümer’de İnanç ve Kutsal Evlenme)


Kızım ben fakülteye gittiğim zaman ne Sümer’den ne Hitit’ten, ne çivi yazısından haberim yoktu. Bilmedik. Okumadık böyle şeyleri. Aynı tarihte dost olduğum Alman Profesör 50 sene bu çivi yazılarını okurken, biz Sümer yazılarını yeni yeni okumaya çalışırdık. Bizim bundan haberimiz yoktu. Almanya’da bir arkadaşım lisedeyken Sümerce okuyormuş. Bizler bu kadar cahil gittik fakülteye. Ben öğretmendim zaten. Bir fırsat oldu oraya girme hakkımız oldu. Biz iki arkadaş gittik. Bize “Diğer şubeler bitti. Hititoloji, Astroloji, Arkeoloji alacaksınız” dediler. “Loji”nin bir bilim ifade ettiğini bile bilmiyoruz. Ama gireceğiz mecbur. Gözü kapalı girdik. Almanca konuşuluyordu derslerde ama insan isteyince başarıyor. Bu süre içinde Atatürk’ün Almanya’dan kurtardığı değerli profesörler gelmeye başladı. 1935 yılında Sümeroloji Profesörü B. Landsberger ile Hititoloji uzamanı Güterbock geldi. Tam o sırada arkadaşım Hatice Kızılyay ile öğretmenliğimizi bırakıp yüksek eğitim yapmak üzere fakülteye başvurmuştuk. Biz fakülteye kabul edildiğimiz için büyük bir sevinç, fakat alacağımız derslerin ilk defa duyduğumuz isimlerinden dolayı şaşkındık. İlk Hititoloji dersine girdik. Karşımızda gri saçlı bir profesör vardı. Daha önce hiç görmediğimiz çiviyazısı işaretlerini tahtaya yazıyordu. Almanca konuşuyor ve bir çevirmen Türkçe’ye çeviriyordu. Biz Almanca bilmiyorduk Türkçe kitabımız da yoktu.

 

75 BİNE YAKIN ÇİVİ YAZILI TABLETTE O’NUN İZİ VAR

 1940 yılında fakülte bitti. Hocalarımız meslekleri boyunca böyle çalışkan iki öğrenci görmediklerini söylediler. Hocalarımız beni Hatice Kızılyay ile birlikte fakültede asistan olarak bıraktırmak istese de ailevi nedenlerden dolayı kabul etmedik. Onlar da bizi İstanbul Arkeoloji Müzesi’ne tayin ettiler. O zamana kadar müze görmemiştim. Oraya gideceksiniz dediler. Benim babam çok kızdı. Kariyer yap dedi. Ama hayatım boyunca hiçbir şeyden pişman olmadım. Üniversitede akademik unvan alamadığımıza üzüleceğimize müzede yürüttüğümüz huzurlu ve verimli çalışmalarla görevimizin sonuna kadar mutlu olduk. 1937 yılında tabletler üzerinde çalışmak için müzeye atanan Yahudi asıllı Kraus’un rehberliğinde 1948 yılına kadar çalıştık. Hocamız Güterbock’tan tabletlerin kopya tekniğini öğrendik. Müzede Irak ve Anadolu’dan 75 bine yakın çivi yazılı tabletler vardı. Onları devirlerine, konularına, tarihlerine göre ayırıp numaralandırma yapıyor ve özel dolaplara koyuyorduk. Emekli olduğum 1972 yılına kadar tabletlerin tasnifi bitmiş ve yayınlanmış oldu.

Bir tableti incelemek ne kadar zaman alıyor?

Benim 33 yılımı aldı. (Gülüyor) Çivi yazısını bundan 5 bin yıl önce Sümerliler icat ediyor. Bu çivi yazısı önceleri resim olarak taşlar üzerine yazılırken sonraları Dicle ve Fırat nehirlerinin getirdiği kil kullanılarak geliştiriliyor. Çivi yazısı haline geliyor. Tarihte ilk kanun kitabı, ilk mahkeme kararları, ilk evlenme dahil tüm belgeler İstanbul’daki müzenin arşivinde bulunuyor. Bu tabletler ayrıca hekimliğe, astronomiye, astroloji ve büyülere ait yazılar. Sümer edebiyatı ise bu tabletlerin içinde geniş bir yer tutuyor. Yeni çıkan tabletleri okuyacak uzmanlarımız az da olsa var ancak Sümer konusu bir hayli geride şu anda. Benden sonra iki asistan vardı. Epeyce çalıştılar. Şimdi durdu çalışmalar. Ben çok çalıştım. İki çocuk üç çocuk yerleştirmeyi istedim. Dünyada da çalışmalar var ama para kazanma yok bu bölümlerde. Onun için şimdi bizim üniversitede en düşük puan koymuşlar. Ben olsam en yüksek puanı koyarım. Arzu eden, hevesi olan gelsin. Biz hocamıza sormuştuk vaktiyle “Ne olacağız biz” demiştik. “O zaman bu bölümlerde çalışanlar zenginlerdir. Onlar geçim derdini düşünmeyen insanlardır. Sizin ne olacağınızı bilmiyoruz” dediler. Şimdi yığınla dolduruyorlar o bölümleri. Çocuklar anlamıyorlar, anlatanlar da doğru düzgün anlatmıyorlar. Bir Sümeroloji şubesi var ama bakın benimle en ufak bir temasları yok. Ben onlar kitaplarımı okutuyorlar mı okutmuyorlar mı hiçbir şey bilmiyorum.

“ATATÜRK’ÜN YAZISINI KENDİ GÖZÜMLE GÖRDÜM”

Atatürk de özellikle Sümerlilere özel bir önem veriyordu. Bunun nedeni neydi?

Atatürk milletin özgürlük kazanması yükselmesinin ancak eğitimle olacağını biliyordu. Bunun için din eğitimi yapan okullar yerine ilkokullar ve liseler açıldı. Atatürk eğitim reformu içinde Türk tarihi ve kültürü araştırmalarını ön plana koymuştu. Atatürk’ün okuduğu Fransızca bir kitapta Sümerlilerin Orta Asya’dan geldiği, dillerinin Türk diline benzediği yazılıydı. Atatürk bu cümlelerin yanına kocaman bir önemli yazmış eski harflerle. Ben kitabı kendi gözümle gördüm. Atatürk’te muazzam bir Türk araştırması başlamış. Türkler mademki Türkçe konuşuyor nereden geldiler? Neyiz biz? Anadolu’da konuşuluyor ama… Osmanlı Türklüğü ortaya koymamış. Atatürk o kadar çok okumuş ki… Gerçekten bu kadar eski bir millet Türk olabilir mi? Sümerlilerin Orta Asya’dan gelmesi, dillerinin Türk diline benzemesi nedeniyle bu uygarlığın kökleri Türklere dayanabilirdi. Onlara ait binlerce belgenin İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde olduğunu öğrendi ancak bu belgeleri okuyacak bir bilim insanımız yoktu. İşte bütün bu milletlerin yazılarını okuyacak, uzmanlarımızı yetiştirmek üzere bir fakülte gerekti. Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi tam bunu karşılayacak şekilde Almanya’dan gelen profesörlerle kadrolandırıldı. Hititoloji, Sümeroloji, Arkeoloji, Antropoloji, Genel Tarih ve Coğrafya bölümleri açıldı. Tamamıyla kurumlar yaptıkları çalışmaları objektif ve bilimsel olarak yapsınlar istedi. Hakiki bilimsel çalışma yapsınlar diye sermayesini de kendi koydu. Bunu hiç kimse düşünemez. Fakülte hala çalışıyor. Ama içindekiler boş. Mesela bir hanım doçentmiş, “Dil Tarih Fakültesi sosyal bilimler için açıldı” dedi. Bunu ben kaç yerde yazdım. Biraz okusaydı böyle konuşmazdı.

MÜZELER BİR TOPLUMUN HAFIZASIDIR

Muazzez İlmiye Çığ, o dönemde müze açmadaki öncülüğü de Atatürk’ün yaptığını anlatıyor ve buna pek çok örnek veriyor:

“Atatürk, Cumhuriyetin ilanından 6 ay gibi kısa bir süre sonra yıkılan Osmanlı’nın kültür ve tarih hazinelerinin saklandığı Topkapı Sarayı’nın müze olmasını emretmiş ve her İstanbul’a gelişinde çalışmaları izlemişti. Dünyaca ünlü iki Konsül’ün toplandığı İznik (nikeia) şehri surlarında, daha sonra çıkarılan, dördüncü kapının olması gerektiğini Türklere ait eserlerin restorasyonu konuşulduğunda asıl şehrin toprak altında olduğunu söyleyerek kazı önermesi Atatürk’ün arkeolojiye verdiği değerin en önemli kanıtıydı… Bugün Türkiye’nin bir arkeoloji laboratuvarı haline gelmesi Atatürk’ün tarihe ve arkeolojiye olan derin ilgisi, verdiği değerin sonucudur.”

Muazzez İlmiye Çığ’ın “Atatürk Düşünüyor” adlı kitabından kendi özgeçmişiyle ilgili alıntı:

“1941 yılında İstanbul Eski Şark Eserleri Müzesi Çiviyazılı Belgeler Arşivi’ne uzman olarak atandı. O zamana kadar tasnifi tam yapılmamış ve bilimsel çalışmalara açılamamış binlerce lahit üzerinde Dr. F. Kraus ve yakın arkadaşı, değerli meslektaşı Hatice Kızılyay ile çalışarak, İstanbul Arkeoloji Müzesi’ni Paris “Louvre”, Londra “British Museurn”, Berlin “Vordcrasiatischcs Museum” gibi bir Eski Ön-Asya dilleri araştırma merkezi haline getirdi. Arşivdeki tabletleri bilim alemine tanıtmaya başladı. Arnerika’dan, Almanya’dan, Finlandiya’dan gelen uzmanlarla birlikte, her biri Sümeroloji literatüründe birer kilometre taşı olan yayınlar yaptı. İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde bulunan Sumer, Akad, Hitit dillerinde yazılmış 74 bin çiviyazılı belge üzerinde 33 yıl çalıştıktan sonra 1972 yılında emekli oldu. Muazzez İlmiye Çığ bir Cumhuriyet kızı, aydın bir Türk kadını olmanın verdiği şevkle bugün de bilgisini topluma aktarmaya devam etmektedir. Kaynak Yayınları’nca basılmış çok sayıda kitabı bulunan Çığ’a, İstanbul Üniversitesi 4 Mayıs 2000’de Fahri Doktora unvanı verdi.”



The oldest living local of Bursa:“Sumerian Queen”

Interwiev: Rabia Deniz

In the beginning, there was land and sky which separated and the “creating gods” came down on earth. Thus, the creation of mankind was ordered.

Recorded history of humanity starts with the Sumerians, an important civilization that settled in Mesopotamia about 6 thousand years ago and founded the forthcoming civilizations.

Sumerians who were the first to develop the use of writing 5 thousand years ago by paintings they inscribed on stones and afterwards by developing the cuneiform writing using clay carried over by the rivers Danube Tigris and Euphrates. They have the first law book, the first court decrees, the first marriage documents and the first writings on medical science, astronomy, astrology and magic… Tens of thousands of cuneiform tablets were unearthed during excavations in Mesopotamia, Anatolia and Syria which were deciphered and reached our day. Sumerian Queen Muazzez İlmiye Çığ is among the names that went on a journey to the beginning of the recorded history of mankind, Sumerians as the first Sumerologist of Turkey…

Hers is a story that started in Bursa but extended all the way back to thousands of years in the past. The great Sumerologist of Turkey,

Muazzez İlmiye Çığ is now 104years old. She is the oldest living local of Bursa… You will read the story of Çığ that started in Bursa and went back thousands of years to the Sumerian era.

Sumerian Queen İlmiye Çığ was born in Bursa on July20, 1914 and graduated from the Bursa Teacher’s Training School for Girls in 1931 (The school that was in the Muradiye district later on became part of the Bursa School for Girls and was closed in 1979).She has many memories at the Bursa Teacher’s Training School for Girls which she entered in the summer of 1924 after passing an examination during the years when Ataturk was founding the Republic and putting into effect his revolutions one at a time:

“There was a neighborhood along the outskirts of the mountain. My grandfather’s house was in that neighborhood. It was a lovely three room house inside a garden. There were trees all around it. The kitchen was outside the garden. We saw the fountain at the gate when we entered. There were very beautiful lilies beside the fountain. I loved my grandfather a lot. My grandmother was actually my step grandmother. She also loved me a lot. She used to secretly get money from my grandfather for me. They were good people. Tezveren Sultan’s house was around there. We used to be tenants in her house. There was a garden between the houses. Our house had two stories. And a porch. It was there that I entered the school to become a teacher. My father was appointed to Bilecik. I used to stay at the school. There was a Mahkeme Turkish Bath right next to our school. Every 15 days our teachers took us to either the movies or to the Turkish bath. Bursa is no longer as green as it was back then… I became a teacher in1931 and went to Eskişehir. I can never forget it. Back when I was getting ready to enter the examination for the Bursa Teacher’s Training School for Girls, the girls who came in for the examination mostly had their mothers with them and some of them had come from neighboring towns. I was very surprised when I saw that the girls who could not pass the examination were crying. This proves the importance that Atatürk gave to the education of women and how the Turkish people actually laid claim to it.”

 RAISED IN A FAMILY THAT KNEW HOW TO LOVE

What kind of a family were you raised in?

I was raised in a family with love and that knew how to love. I had two brothers. I loved them dearly. We loved each other. They taught us how to love. My father wanted to have a daughter before I was born… He has said back then that if he has a daughter he would send her to violin classes and teach her French. My father has no money. A poor, very poor family… They have come as immigrants. He has attended primary school there and from there passed on to Bursa. He has enrolled in the madrasah in Bursa. From there he goes to a school for teachers. He has named me “Ilmiye[1]”. He used to say, “My dear daughter, I gave you this name so that you would be knowledgeable. We were very close with my father. We would hug, kiss and embrace. With my mother as well. We had a very good life with my husband Mr. Kemal. He was also a very gentle and respectful man. There was a wide cultural gap between us. He had grown up in a very closed society where men – women were separated. I grew up in a very open place. My grandfather used to have women-men guests all the time. I wore bathing suits before marriage and danced. I was a free person. However, my husband had not experienced these. But we still fit each other. We lived a good life because we had harmony. He was a very good person…

When you look back, what is the most important thing, a turning point in your life?

It was very important that I went to the university. That I had the chance to work at a museum, become a writer, and go visit my siblings in America and travel all over the world. Actually, the most important thing I see now as a joy of living. I can be happy in every situation that I am in. For instance, if I have to sit here, I will try to get as much pleasure from it as I can. I never complain.

 THE FUTURE OF A COUNTRY CHANGES WITH EDUCATION

 You lived through the war period and poverty, then came the Republic and the country went through a whole new phase. Could you tell us about this period as a direct witness?

Education was the most important step of revolution. Madrasah institutions were closed and the number of primary and secondary schools that had started to be opened during the final years of the Reform era started to increase. Atatürk wanted a school to be opened wherever he went. We had no high schools. There was only one university in Istanbul known as Darülfünun. Schools had to be opened in Ankara but there was no one who could teach there. Right after the proclamation of the Republic, schools started making examinations to send successful kids abroad for education in various fields. It would take time for them to reach a level where they themselves can teach. Prof. Malche from Switzerland was invited in 1932 to develop a program for the colleges that were planned to be opened. However, Atatürk asked that the program developed by Malchle should not be accepted as it is and that it should be adapted to Turkish culture. In 1933, Turkey had a turn of luck. In Germany, Hitler started firing academics from universities who were Jewish themselves or were of Jewish origin. Unemployed scientists started an association and applied to other countries for work, however not even America; one of the strongest countries in the world did not accept them. As a last resort, they applied to Turkey via Malchle. Atatürk heard of this and his response would be, “Let them come immediately!” Atatürk gave this order and educators along with the Minister of Education Reşit Galip came to an agreement stating that, “From now on, these people are state officials of Turkey whether they are out on the street or in prison. A solution will be found if the German states try to prevent this.”

This was very important for a newly established country of 10 years…

Yes, these academics transformed Istanbul University into a modern place with all its faculties. They open Law, Political Sciences, Language History and Geography in Ankara, a conservatory, opera, ballet and theater colleges and these academics were accepted with a condition that they should learn Turkish in two years. Those who asked for a library were given a library, those who asked for a laboratory were given one and a comprehensive educational reform started in our country. One thousand two hundred individuals who would go on to educate the future of Turkey were throwing the foundations for the current educational system. In the mean time, the Language, History and Geography Faculty was being established. Many young people such as Afet İnan, Sedat Alp, Ekrem Akurgal, Halil İnalcık would be sent to Europe and they would go on to become experts who can carry out research studies using resources of many powerful civilizations such as China, India, Iran, Arabic, Latin, Hittite and Sumerian. They would also get support from different scientific disciplines such as anthropology, archaeology, geographical sciences. Atatürk did not make the faculty a part of the state and paid for it himself to make it an autonomous faculty.

 During that time, you gave the most important decision of your life by enrolling in this faculty with your close friend Hatice Kızılyay. After that you became well known all over the world with the work you carried out over the years. In one of your books, you had mentioned Inanna who had inspired Sumerian poets. Inanna was their inspiration. What was the root of your unending interest in the Sumerians?


We greet the sacred light in the sky!

We greet the sacred priestess of the sky!

We greet Inanna, the supreme lady of the sky!

We greet Inanna, the first daughter of the God of Moon!

We greet the sacred whore of the sky!

Esteemed advisor,

Ornament of the skies,

You become the light of day

When sleep ends.

(Belief and Sacred Marriage in the Sumerian Civilization)


Dear, I had no idea of Sumerians, Hittites or cuneiform writing when I went to the faculty. We did not know. We had never read such things. A professor that I had befriended at the time had been reading these cuneiform scripts for 50 years when I met him but we were just starting to read the Sumerian scripts. We had no idea of such things. We were quite ignorant when we started the faculty. I was already a teacher. I had the chance to enter the faculty. So we went there together with my friend. They told us, “The other faculties are full. You will receive courses on Hititology, Astrology, and Archaeology”. We did not even know that “logy” means science. But we had to go. So we went there. The courses were in German but one can be successful if one desires it so much. During this period, the esteemed professors that Atatürk had saved from Germany started to come. In 1935, Summerology Professor B. Landsberger and Hittitology expert Güterbock came. It was during that time that me and my friend Hatice Kızılyay quit teaching and applied to the faculty for higher education. We were joyful that we had been accepted to the faculty but quite shocked when we heard the names of the courses that we would be taking. We went into the first Hittitology course. A grey haired professor was waiting for us. He started writing cuneiform scripts on the blackboard which we had never seen before. He was speaking German and a translator was translating what he said. We did not German and we had no Turkish books.

ABOUT 75 THOUSAND CUNEIFORM TABLETS CARRY HER MARK

 We graduated in 1940. Our teachers said that they never saw such studious students as the two us. They asked me and Hatice Kızılyay to stay as assistants in the faculty but we did not accept due to family issues. So they appointed us to the Istanbul Museum of Archaeology. I had not seen a museum until that time. They told us to go there. My father was mad. He wanted me to continue my career. But I never regretted anything throughout my whole life. Instead of feeling sad that we could not receive an academic title at the university, we found happiness in our peaceful and fruitful studies at the museum. In 1937, Kraus of Jewish origin was appointed to the museum to work on the tablets and we worked under his guidance until 1948. We learned the techniques for copying the tablets from our teacher Güterbock. There were about 75 thousand cuneiform tablets from Iraq and Anatolia in the museum. We would classify and number them according to their historical periods and subjects and place them in special cabinets. The classification of all the tablets was completed and they were all published until my retirement in 1972.

 How long does it take to study a tablet?

It took me 33 years. (Laughs) Sumerians invented cuneiform script about 5 thousand years ago. This cuneiform script was initially printed on stones as pictures but they then improve it using clay from the Tigris and Euphrates rivers. So it takes on the form it has now. The first law book in history, the first court decrees, and the first marriage documents they are all in the archives of the museum in Istanbul. These tablets are also related with medicine, astronomy, astrology and magic. Sumerian literature has an important place among these tablets. Even though their number is quite low, we still have experts who can decipher the newly unearthed tablets however we are quite behind in Sumerian civilization. I had two assistants who came after me. They worked a lot. But the studies have stopped now. I worked a lot. I wanted to raise two-three children. There were also studies in the world but one cannot make money in these faculties. So they have given the lowest score in the university now. If I had the option, I would give our faculty the highest score. Those with the desire to learn these topics should come and study there. Back then we had asked our teachers, “What will we become when we graduate?” During those times, the people working at these faculties were rich. They had no financial issues. They said, “We do not know what will become of you”. Now they have filled up all those departments. The children cannot understand and those who are teaching them cannot teach well. There is a Summerology department but you see, they have made no contact with me whatsoever. I have no idea if they are reading my books or not.

“I SAW ATATÜRK’S WRITING WITH MY OWN EYES”

Atatürk also gave special importance to the Sumerians. What was the reason for this?

Atatürk was aware that a nation can become free only by way of education. For this purpose, he opened primary schools and high schools instead of religious education schools. Studies on Turkish history and culture were of special importance for him. Atatürk wrote in one of his books in French that the Sumerians came from Central Asia and that their language resembles the Turkish language. Atatürk has written a large note as “IMPORTANT” next to these sentences. I saw this book with my very own eyes. So Atatürk has started Turkish studies. Since Turks are speaking Turkish, where did they come from in the first place? Who are we? It is being spoken in Anatolia but… The Ottomans have not given priority to being Turks. Atatürk has read a lot… Really, is it possible that such an old civilization is Turkish? Since the Sumerians came from Central Asia and their language resembles the Turkish language, can the roots of this civilization be Turkish? He learned that thousands of Sumerian documents are located in the Museum of Archaeology in Istanbul, but there was no scientist who could decipher them. And so there was a need for a faculty which would educate people who can read the writings of these civilizations. And so the Language, History and Geography Faculty was established for this purpose with professors from Germany. Hittitology, Summerology, Archaeology, Anthropology, General History and Geography departments were opened. He wanted them to work objectively and in a scientific manner. So he paid for the capital himself so that they could carry out scientific studies. No one would think of this. The faculty is still working. But the people inside are not knowledgeable. For instance there is a lady who is an assistant professor who has said, “Language History Faculty was opened for social sciences”. I wrote about this countless times. She would not talk like this if only she read a little bit.

 MUSEUMS ARE THE MEMORY OF SOCIETIES

Muazzez İlmiye Çığ tells us that Atatürk was also a pioneer in starting museums during that period and gives many examples:

“Six months after the proclamation of the Republic, Atatürk ordered that the Topkapı Palace be transformed into a museum where the cultural and historical relics of the demolished Ottoman Empire are kept and he has monitored the works conducted whenever he visited Istanbul. The fact that he ordered an excavation to be carried out after stating that the real city is under the ground when there was talk of restoring Turkish artifacts and that there should be a fourth gate around the gates of the city of Iznik (Nikeia) where the world famous Council gathered is an indication of the importance that he gives to archaeology… The reason why Turkey is a laboratory for archaeology today is due to the interest of Atatürk in history and archaeology.”

A quotation on her own past from Muazzez İlmiye Çığ’s book entitled, “Atatürk is Contemplating”:

“Appointed in 1941 as an expert to the Cuneiform Scripts Archive of the Istanbul Oriental Artifacts Museum. Together with Dr. F. Kraus and her close friend and colleague Hatice Kızılyay, she carried out studies on thousands of sarcophagi which had not been opened and classified until that time and transformed the Istanbul Museum of Archaeology into a center of research for Proto-Asian languages just like “Louvre” in Paris, “British Museum” in London or “Vordcrasiatischcs Museum” in Berlin. She started introducing the tablets in the archive to the scientific community. She made key publications in the field of Summerology literature together with experts from America, Germany and Finland. She retired in 1972 after working for 33 years on 74 thousand cuneiform script documents in the languages of the Sumerians, Acadians and Hittites located at the Museum of Archaeology in Istanbul. Muazzez İlmiye Çığ continues to share her knowledge with her society with the enthusiasm of a Republican woman and an intellectual Turkish lady. She has many books published by Kaynak Publications and has received an Honorary Doctorate degree from Istanbul University on May 4, 2000.”

[1] “ilim” in Turkish means knowledge/science

Yorumlar

comments

Etiketler
Kapalı