Sheraton Bursa Hotel
Eker Efsane Yoğur

Duygu kırıntılarıyla beslenen kaldırım serçesi

Edith Piaf

Duygu kırıntılarıyla beslenen kaldırım serçesi

Duygu kırıntılarıyla beslenen kaldırım serçesi

 Kaldırımlardan sahnelere bir duygu yolculuğuydu onunki. Kader ona acılarla bezeli bir hayat verdi. Çocukluğu ve gençliği boyunca oradan oraya sürüklenen ufak tefek bedeni, hayatının o tek güzel anı sayesinde sesiyle bir olup sahnedeki yerini alınca devleşti. Edith Piaf; müziğin “Kaldırım Serçesi”, acıların ilahesi, yaralı kalplerin divası, duyguların “La Môme”siydi…

Duygu kırıntılarıyla beslenen kaldırım serçesi

Bir hayatta kaç kez ölünür? Yaşadığı sürece kaç farklı duygunun esiri olur insan? Ne kadar acı çekebilir en fazla? Ne kadar çocuk kalabilir yüreği? Kalbindeki sevgiyi ne kadar büyütebilir mesela? Sadece duygularıyla ne kadar hayatta kalabilir ya da? Ve minicik bir kaldırım serçesi, boyundan büyük kalbine nasıl ve ne kadar sahip çıkabilir? O kalbin sesini ne kadar uzağa duyurabilir? İzlerini kendinden kaç kuşak öteye taşıyabilir?

Duygu kırıntılarıyla beslenen kaldırım serçesi

“Ben her gece en az 500 defa sevgiden ölüyorum.”

Kimine göre Fransızların Bergen’i Edit Piaf. Acıların kadını. Melodilerin Tanrıçası kimi için. Kimine göre bir ikon. Kimi onun şarkılarıyla yeniden başlayabileceğini hatırlayıp düştüğü yerden kalkıyor, kimi de yalnızlığına ağladığı gecelerde onun omzuna yaslıyor başını ve onun sesiyle fark ediyor “her zaman daha kötüsü” olabileceğini. Piaf; sesiyle, anılarıyla ya da geride bıraktığı acılarıyla ama bir şekilde mutlaka hayatının bir yerine dokunmayı başarıyor çünkü insanın. Çünkü yalnızca şarkı söylemedi, acılarını haykırdı hep; notaları değil duygularını kullandı. Sancılar içinde kıvrandığı yılları melodilere dönüştürdü. O hayattayken dünyada olmadığına sitem ettirdikleri de var; sesiyle yeterince erken tanışmadığı için hayıflandırdıkları da. Ama onu bilenler şunu da iyi bilirler ki; onu hala hiç tanımamış, sesiyle tanışmamış olan varsa “yeniden başlamanın” tadını hala alamamış, “her şeye rağmen ayakta kalmanın” keyfine hala varamamış demektir.

Duygu kırıntılarıyla beslenen kaldırım serçesi

“Hayat aşktır ve aşk hayattır…”

Ne kendi annesine doyabildi ne kendi anneliğine… Ne yerlere göklere sığdıramadığı sevgisini, aşkını hakkını vererek yaşayabildi ne de hak etmek için hayatı boyunca mücadele ettiği mutluluğa kavuşabildi. Yarı İtalyan yarı Fas asıllı bir ailenin çocuğu olarak, 19 Aralık 1915’te Paris’te doğduğu günden itibaren hep acılarla sınandı. Annesi ve babası sokak sanatçısıydı. O, Edith Giovanna Gassion adıyla dünyaya geldi ama 20 yaşında, ufak tefek cüssesi nedeniyle ona takılan lakapla, Fransızca “serçe” anlamına gelen “Piaf” adıyla tanındı. Bir şehir efsanesine göre bir sokak lambasının altında doğdu. Babası insanları güldürerek para kazanan bir cambaz, annesi şarkı söyleyerek harçlık toplamaya çalışan bir şarkıcıydı. Hayatının her anında başka bir acıyla karşı karşıya kaldı Piaf.

 

Duygu kırıntılarıyla beslenen kaldırım serçesi 

Henüz bebekken kaptığı bir enfeksiyon yüzünden kör olma tehlikesi yaşadı. Bu tehlikeyle mücadele etmek için kendini ve imkanlarını yetersiz gören babası, minik Piaf’ı, bakılması için büyükannesinin yanına, bir geneleve teslim etti. Babası 14-15 yaşlarına gelen Piaf’ı yanına aldı ve ondan, kendi gibi sokaklarda cambazlık yapmasını istedi. Piaf buna karşı çıktı, yapamayacağını söyledi ve babasını sokaklarda şarkı söyleyebileceği konusunda ikna etmeyi başardı. Bir süre babasıyla birlikte sokak gösterileri yaptıktan sonra ondan ayrıldı ve yalnız başına şarkılar söyleyip, onu hayatta tutabilecek kadar para kazanmaya başladı. O yaşına kadar yaşadıkları, hayatı boyunca çekeceği acıların ancak küçük bir gösterimi olabilirdi. 16 yaşında ilk aşkla tanıştı Piaf. Deliler gibi sevdi çocuğunun babası olan genci. Ama ona anneliği tattıran çocuğu Marcelle, henüz 2 yaşındayken yakalandığı menenjit hastalığına yenik düştü ve annesinin kollarından ayrılıp gitti bu dünyadan. Ve Piaf, izi asla silinmeyecek en büyük acılarından biriyle baş başa kaldı. Onu acının her haline her zaman zirvede tuttuğu duygularıyla göğüs gerdi.

Duygu kırıntılarıyla beslenen kaldırım serçesi

“Şarkı söylemek bir kaçış yolu. Bambaşka bir dünya. O an bu gezegende olmuyorum.”

Tek bir an… 47 yıllık hayatı boyunca, şansın ve mutluluğun onu tam anlamıyla bulduğu tek bir anı oldu. Bu an onun kaldırımlarda şarkı söylerken keşfedildiği andı. Kendisini sokaklarda söylediği şarkılar sayesinde keşfeden Fransa’nın ünlü müzikhollerinden birinin sahibi Louis Leplee onu kızı gibi sahiplenmişti. Piaf da ona “Leplee Baba” diyordu. Leplee sayesinde büyük bir üne kavuşan Piaf, onun öldürülmesiyle düştüğü boşlukla baş etmekte yeterince zorlanmıyormuş gibi cinayetle suçlandı ve bu kez de uzun süren bir sorgulama dönemi başladı. Kısa sürede ülkesinin gururu, bir numaralı sesi olmuşken, bir cinayetin baş şüphelisi haline gelişi onun adını lekeledi ve onu halkın nefret ettiği, kabarelerde şarkı söyleyerek geçimini sağlamaya çalışan bir şarkıcıya dönüştürdü. Piaf bir süre böyle yaşadıktan sonra, Leplee sayesinde tanıştığı, ona şarkı söylerken ellerini kullanmasını tembihleyen şarkı sözü yazarı Raymond Asso’yu aradı. Asso’nun desteğiyle eski ününe kavuşmaya başlayan Piaf, kısa zamanda adındaki lekeyi temizlemekle kalmadı, uluslararası olarak tanındı ve sevildi.

Duygu kırıntılarıyla beslenen kaldırım serçesi

“–Bir kadına öğüt verecek olsaydınız, bu ne olurdu? –Sev. –Bir genç kıza? -Sev.”

Asso ile yollarını ayırdıktan sonra New York’ta sahne aldığı bir gece, kendi gibi Fransız olan ortasiklet boks şampiyonu Marcel Cerdan ile büyük bir aşk yaşadı. Birbirlerini ölesiye seviyorlardı ancak bu aşkın büyük bir hatta dört engeli vardı: Cerdan’ın karısı ve üç çocuğu… Bu da yeterli değilmiş gibi Piaf’ın her şeyi bir yana bırakıp sevdiği adamla mutlu olma çabaları, Cerdan’ın bir uçak kazasında hayatını kaybetmesiyle sona erdi. Piaf için daha da kötüsü vardı: Cerdan, o gece o uçağa, Piaf kendisini arayıp onu çok özlediğini söylediği için binmişti. Yarım kalan bir aşkın acısı, sevdiğini kaybetmenin sancısı ve suçluluk duygusu… Piaf’ın acılarla olan savaşı bitmeyecek gibiydi. Bu ufak tefek, çelimsiz kadının tek silahı, sıradan bir insanın çok çok üstünde yaşadığı duygularıydı. Onları dünyaya ulaştırarak biraz olsun rahatlamasını sağlayan tek şey de sesiydi. Acılarını bastırmak için alkol ve ağrı kesicilerden medet uman Piaf bir süre sonra bunlara bağımlı hale geldi. 1952’de Fransız aktör ve şarkıcı Jacques Pilss ile evlendi. Bu evlilik ancak 4 yıl sürebildi. 1959 yılında hastalandığında doktorların müziği bırakma konusundaki önerilerini umursamadı. Acılarının tek ilacı, hayat ile olan tek bağı müzik olan bir kadını hangi güç ondan ayırabilirdi ki?

Duygu kırıntılarıyla beslenen kaldırım serçesi

“Mutluluğun hakkını gözyaşlarıyla vermek gerekir.”

Bir kez daha küllerinden doğmak zorundaydı Piaf. Denedi de. Ancak bu kez de geçirdiği bir trafik kazası sonucu omuriliği zedelendi ve yarı kambur hale geldi. Tam buna alışmak üzereyken karaciğer kanserine yakalandı. Bedensel hastalıklar, duygusal yaralar birbirine karıştı ve Piaf tüm bunları yok sayıp kendini uyuşturmak için aşırı derecede morfin kullanmaya başladı. Dörde yakın trafik kazası geçirdi, yedi kez ameliyat oldu, defalarca sinir krizi geçirdi. Kaldırım serçesinin kanatları kırılmıştı ama hala uçmaya çalışıyor, hayatta olduğunu herkesten önce kendine kanıtlama çabasından vazgeçmiyordu. Hayatı da görünüşü gibi mütevazı olan Piaf, sahnedeki yerini aldığında ışıltılı bir yıldıza, cennet sesli bir meleğe dönüşüyordu. Döneminin en ünlü mekânları olan Olympia ve Moulin Rouge’de sahneye çıktı.

Duygu kırıntılarıyla beslenen kaldırım serçesi

“Hiç, hiç mi hiç, ben pişman olmadım hiç…”

Piaf, adını ve sesini sonsuzluğa kazımayı başardı ama 1.47 boyundaki 30 kilo ağırlığındaki bedeni 1963’te karaciğer kanseri yüzünden bu dünyayı terk etti. Charles Aznavour’un “İkinci Dünya Savaşı sona ereli beri bütün Paris’in trafiğini tamamen kilitleyen başka bir olay yoktur.” diye anlattığı cenaze törenine katılanların sayısı yüz bini geçiyordu ama Katolik Kilisesi Paris Başpiskoposu “sürdüğü günah dolu hayatın uygunsuzluğu”nu öne sürerek Piaf için bir cenaze töreni yapmayı reddetti. Bugün hala onun bıraktığı izlerle birçok işe imza atılıyor. Örneğin Piaf’ın Louis Gerardin’e yazdığı aşk mektupları, geçtiğimiz yıllarda Paris’te düzenlenen bir müzayedede 67 bin avroya satıldı. 2007 yılında hayatı beyazperdeye aktarılan Piaf’ı, “La Mome” Türkçe adıyla “Kaldırım Serçesi” filmi onu canlandıran Marion Cotillard’a En İyi Kadın Oyuncu Oscarı’nı kazandırdı.

 Duygu kırıntılarıyla beslenen kaldırım serçesi

“Benim güneşim karanlık bastığında doğar.”

Piaf’ın, babasının başka bir eşinden olan ve “Momone” diye seslendiği kız kardeşi Simone Berteaut, onun ölümünden altı yıl sonra “Piaf” adında bir biyografi kaleme aldı. Gençliklerinde sokaklarda birlikte şarkı söyleyerek para kazanmaya çalıştığı kardeşi için yazdığı kitapta Piaf ile olan anılarının yanı sıra onun en bilinmeyen yönlerine de yer veren Berteaut’un bu eseri 1975’te Aydın Emeç tarafından “Kaldırım Serçesi” ismiyle Türkçeye çevrildi. Bu çeviri ise ilerleyen yıllarda sahnelenen bir oyuna ilham oldu. 80’li yılların başında Gülriz Sururi’ye gelen bir teklifle temelleri atılan oyun, Ali Poyrazoğlu’nun da katkılarıyla birçok ünlü ismi bir araya getirdi. Erdal Özyağcılar, Nefrin Tokyay, Mustafa Alabora, Sevil Üstekin, Yılmaz Zafer gibi oyuncuların rol aldığı oyun Kasım 1982’de seyircisiyle buluştu. Oyun, Türkiye turnelerinin yanı sıra Paris’te de sergilenmekle kalmadı 1989’da TRT’de aynı isimle dizi haline getirildi. Piaf’ın dünyaca ünlü şarkıları reklam müziklerinde bile kullanıldı.

Duygu kırıntılarıyla beslenen kaldırım serçesi

“Hatıralarımla ateşi yaktım. Gamlarım, keyiflerim… Artık onlara ihtiyacım yok!

Duygu kırıntılarıyla beslenen kaldırım serçesi

Aşklarımı süpürdüm, onların getirdiği dertlerle. Sil baştan başlayacağım!”

“Non je ne regrette rien”, “La Vie en rose”, “Padam Padam”, “Milord”, “Dans Ma Rue” “Mon Dieu” ve diğerleri… Her biri, Piaf’ın başka bir yarasının sargı beziydi. Her öldüğünde başka bir şarkıyla yeniden doğuyordu. Duygu kırıntılarıyla beslenen bir kaldırım serçesiydi Edith Piaf… “La Vie en Rose”de dediği gibi pembe bir hayat düşledi ama rengârenk duygularıyla boyadığı her şey her seferinde siyaha dönüştü. “Non je ne regrette rien” diye haykırdı, “Hayır! Hiçbir şeyden üzgün değilim. Ödendi, süpürüldü, unutuldu. Geçmiş umurumda değil.” dedi ve her seferinde yeniden başladı. Belki kendi için belki de kendinden ümidi kesmeye başladığında, kendinden sonrakilere ilham olmak için. Koskoca dünyada sığınacak tek bir kalp bulamayan bu ufak tefek kadından, hayata karşı duruşundan öğrenilecek o kadar çok şey var ki… Belki hayatta kalabilmek için belki de “her şeye rağmen” hayatta kalmayı tercih edebilmek için… Ama bir yerden başlamak gerek bu güçlü duyguları kullanmayı öğrenebilmek için. Belki de sizin hayatınızın sırrı, onun şarkılarından birinde saklı… Dinlemeden, bilemezsiniz…

Duygu kırıntılarıyla beslenen kaldırım serçesi

Hazırlayan / Prepared by: Ferhan Petek

Duygu kırıntılarıyla beslenen kaldırım serçesi

A sidewalk sparrow feeding on bits and pieces of emotion

Hers was a journey of emotions stretching from the sidewalks to the stages. Fate gave her a life full of pain. Her little body dragged from here to there throughout her childhood and youth transformed into a giant when it found its place on the stage accompanied by her voice thanks to that lovely single moment. Edith Piaf; was the “Sidewalk Sparrow” of music, goddess of pain, diva of broken hearts “La Môme” of emotions…

https://www.youtube.com/watch?v=x0oMQu2id6I&index=8&list=RDEMYt9wLiGIRKgnPjmT4NVR0Q

How many times does one die in life? How many different emotions enslave us throughout our lives? What is the maximum pain one can endure? For how long can one’s heart remain a child? For how long can one raise the love in one’s heart? Or continue living only on emotions? And how can a small sidewalk sparrow look after its heart that is larger than itself? How far away can the sound of that heart reach? How many generations can its traces be passed down to?

“I die of love every night at least 500 times.”

For some, Edith Piaf is the Bergen of France. Woman of pains. For some she is the Goddess of Melodies. For others she is an icon. Some are reminded through her songs that they can start once again thus raising themselves up from where they fell down, while some rest their heads on her shoulder as they cry out of loneliness and through her voice they realize that it might “always be worse”. Because Piaf somehow manages to touch the lives of people either through her voice, her memories or the pains that she has left behind. Because she did not only sing, she cried her pains out; she did not use the notes but her emotions. She transformed her painful years into melodies. There are those who rebuke because they were not alive when she was living and breathing; but there are also those who regret that they have not come across her voice before. But those who know her know well that anyone who has not yet heard her voice would not know the joy of “starting from scratch” or “staying straight”.

“Life is love and love is life…”

She could neither get enough of her own mother nor her own motherhood… She could neither glorify her love enough, gave her love its due nor could she find the happiness she sought for throughout her life. She was always tested with pains starting from the day she was born on December 19, 1915 in Paris as the child of a semi-Italian semi-Moroccan family. Her parents were street artists. She was born as Edith Giovanna Gassion, but at the age of 20 she became known as “Piaf” meaning “sparrow” in French, a nickname she received because of her small size. An urban legend has it that she was born under a street lamp. Her father was an acrobat who earned his living by making people laugh, while her mother was a singer who tried to collect money while singing. Piaf came face to face with a different pain in all stages of her life.

She almost lost her eyesight because of an infection she had as a baby. Upon realizing that he did not have the means to fight against this threat, her father left little Piaf to her grandmother in a brothel. When Piaf was 14-15 years old her father took her with him and asked her to work as an acrobat on the streets. Piaf objected, said she cannot do it and managed to convince her father that she can sing on the streets. After making some street shows with her father for some time, she left him and started singing on the streets alone earning enough money to get by. What she lived through until that time could only be a sneak peak of the pains she would have to endure throughout her life. Piaf fell in love at the age of 16. She fell madly in love with the young man who was the father of her child. However, her child Marcelle passed away at the age of 2 due to meningitis and left her mother all alone in this world. And Piaf was left alone with a pain the traces of which would never be erased. She endured all kinds of pain with her emotions that were always at their peak.

“Singing is a kind of escape. A completely different world. I am not on this planet when singing.”

A single moment… She had only a single moment throughout her 47 year long life when chance and happiness were by her side. It was the moment when she was discovered while singing on the sidewalks. Louis Leplee, owner of one of the most famous music halls in France discovered Piaf while singing on the streets and embraced her as if she was his own daughter. And Piaf called her “Father Leplee”. She became famous thanks to Leplee and when he was killed Piaf had to struggle not only with the emptiness she felt but also of the long periods of investigation after being accused of murder. She had become the pride and number one voice of her country in a very short period of time but was besmirched as the sole suspect of a murder which transformed her into a singer hated by the public trying to earn her living at cabarets. After living like this for some time, Piaf called the lyricist Raymond Asso introduced to her by Leplee who had told her to use her hands more while singing. With Asso’s support Piaf started becoming famous again and she not only proved herself innocent but also became an international celebrity.

“–What advice would you give to a woman? –Love. –To a young girl? -Love.”

After parting ways with Asso, she met and fell in love with the French middleweight boxing champion Marcel Cerdan one night in New York. The loved each other madly, however there were four big obstacles in the way of this love: Cerdan’s wife and three children… As if this was not enough, Piaf’s efforts to set everything aside and be happy with the man she loves ended when Cerdan died in a plane crash. It was even worse for Piaf: that night Cerdan had called Piaf before boarding on the plane and told her that he was coming there because he missed her a lot. The pain of an incomplete love, grief after the loss of a loved one and feelings of guilt… It was as if Piaf’s struggle with hardships would never end. The only weapon that this little; frail woman had was the emotions she felt more deeply than anyone else. And it was her voice which soothed her as she let the world hear her emotions. She turned to alcohol and pain killers to quench her pains but soon after became addicted. In 1952, she married the French actor and singer Jacques Pilss. This marriage could only last 4 years. When she got sick in 1959, she did not pay any attention to the suggestions of the doctors to quit singing. What could keep a woman away from music which was the only remedy for her pains and the only bond she had with life?

“One should do justice to happiness with tears.”

Piaf had to rise out of her ashes once again. And she did indeed try to do so. However, she injured her spine in a traffic accident and was left with a semi hunch in her back. She was diagnosed with liver cancer just when she was about to adapt to this new situation. Physical ailments, emotional scars mixed together and Piaf started using morphine to forget them all. She was involved in four traffic accidents, went into surgery seven times and experienced countless nervous breakdowns. The wings of the sidewalk sparrow were broken, but it still tried to fly and prove that it was alive. Piaf led a modest life just like her appearance, but on stage she transformed into a shining star, an angel with a heavenly voice. She took stage at Olympia and Moulin Rouge which were popular venues at the time.

“Never, never ever never, I never felt any regret…”

Piaf succeeded in making her name live forever but her 1.47 m long 30 kilo body left this world in 1963 due to liver cancer. More than a hundred thousand people participated in her funeral which was depicted by Charles Aznavour as, “No other incident has blocked all roads in Paris since the end of the Second World War”, however the Catholic Church Paris Archbishop refused to carry out the funeral ceremony “due to her unbefitting life full of sins”. Many things are still being done based on the traces of her name. For example, the love letters of Piaf written to Louis Gerardin were recently sold for 67 thousand euros at an auction in Paris. Piaf’s life was adopted into a movie entitled as “La Mome” in 2007 which means “Sidewalk Sparrow” and Marion Cotillard received the Best Actress Oscar as Piaf.

“My sun rises when it is dark.”

Simone Berteaut, Piaf’s sister from a different mother whom she called “Momone” wrote a biography entitled “Piaf” six years after her death. In this book she wrote for her sister with whom they had sung songs on the streets, she shared her memories with Piaf and also wrote about her lesser known aspects. This book by Berteaut was translated into Turkish in 1975 by Aydın Emeç as “Kaldırım Serçesi”. This translation inspired a play in the following years. The play that was kicked off during the beginning of the 80’s following an offer made to Gülriz Sururi brought together many popular names thanks to the contributions by Ali Poyrazoğlu. The play starring famous actors and actresses such as Erdal Özyağcılar, Nefrin Tokyay, Mustafa Alabora, Sevil Üstekin, Yılmaz Zafer was staged in November 1982. The play was staged not only all over Turkey and Paris but it also became a TV series on TRT with the same name. Piaf’s world famous songs were even used as jingles.

“I lit the fire with my memories. My griefs and joys… I no longer need them! I swept away my loves with all the pain they caused. I will start anew!”

 “Non je ne regrette rien”, “La Vie en rose”, “Padam Padam”, “Milord”, “Dans Ma Rue” “Mon Dieu” and others… Each was a bandage for another scar of Piaf. She was reborn with a new song every time she died. Edith Piaf was a sidewalk sparrow feeding on bits and pieces of emotion… As she said in “La Vie en rose”, she dreamt of a ping life but things became black whenever she tried painting them in different colors. “Non je ne regrette rien,” she screamed out, “No! I am not sad about anything. It has all been paid, swept away, forgotten. I do not care about the past,” she said and started afresh every time. Perhaps for herself or perhaps to inspire others who would come after her. There is so much to learn from this little woman who could not find a heart to take shelter in and from her stand towards life… Perhaps for staying alive or perhaps for preferring to stay alive “despite everything”… But one should start somewhere to learn how to use these strong emotions. Maybe the secret to your life lies hidden in one of her songs… If you do not listen, you can never know…

Yorumlar

comments

Etiketler
Kapalı